AMERİKAN HAPİSHANELERİNDE BİR İMAMIN YAŞANMIŞ HATIRASI

By | Haziran 6, 2014

Herhangi bir yakını öldüğünde mahkumlara bu acı haberi biz chaplainler veriyoruz. Chaplainler arasında işi en zor olan benim. Neden mi? işte buyurun okuyun. Bu hala etkisinden kurtulamadığım bir hadisedir. İçimi parçalayan bir hatıradır.
Dallas hapishanesinden önce Retreat hapishanesinde part-time olarak çalışıyordum. Sadece Cuma günleri hapishaneye gidiyor ve sabah sekizden akşam sekize kadar on iki saat orada kalıyordum. O gün rutin üzre koğuşları ziyaret ediyordum. E bloğuna gittiğimde gardıyan bana “İmam! Bir mahkumun kız kardeşi ölmüş. Bunu az önce oğlundan aldığı bir mektuptan öğrendi ve perişan oldu.” Dedikten sonra “He really needs your help, gerçekten yardımına ihtiyacı var.” diye ilave etti.

Saat beş bucuk sularıydı, mesai biteli bir buçuk saat olmuştu. Benden başka chaplain olmadığı için onunla ilgilenmek bana düşüyordu. Bu benim ikinci death notice (det notis)’im olacaktı- ilkini de mutlaka yazmalıyım zira o da çok ilginçti.

Hem acemiydim hem de ciddi bir dil problemim vardı. haliyle oldukça telaşlandım. Böylesi durumlarda güzel sözler insanın yürğini hafifletir, teselli verir. Şimdi ben bu kadar fakir bir dil ve berbat bir aksanla nasıl teselli verecektim. Kaldı ki mahkum bir hıristıyan, bir native american hatta bir ateist bile olabilirdi. Bu durumda ne diyecektim? Onun için gardiyan mahkumun adını anons ederken ben: “Allahım ne olur hiç olmazsa mahkum müslüman olsun.” diye içimden geçirdim. Zira müslümana teselli vermek kolaydır. Biraz sonra mahkum geldiğinde: “Oh çok şükür müslümanmış.” dedim. Zira Cuma namazlarından ve hadis dersinden tanıyordum onu.

Tam tabiriyle şaftı kaymış denir ya işte mahkum o haldeydi. Ağlamaktan gözleri şişmiş, başına bir balyoz yemiş gibi sersemleşmişti. Ayakta zor duruyordu, ayaklarını sürüye sürüye yürüyordu. İnsan üzülür de bu mahkumun çehresinden ıslak kirpiklerinden, titrek dudaklarından çok ayrı bir hüzün, keder ve acı akıyordu. Onu hemen yan tarafa, mahkumların beraber oturup kiminin televizyon kiminin kağıt veya santranç oynadığı salona aldım. bir masa gösterip oturmasını istedim. o oturmadı adeta yığıldı oracığa. Ben de karğısına oturdum. Bana kısa bir bakış attı. Ardından başını ellerin arasına aldı ve dudaklarından tek bir cümle döküldü. “J… means everything to me, J. Benim her şeyimdi. What am I gonna (going to) do, ben ne yapacağım?” o kadar, bu cümleden sonra bir göz yaşı sağanapına tutuldu, önceleri ağlamayamasını durdurmaya çabalarken şimdi iradesinin bütün bentleri yıkıldı adeta çığlık çığlık ağlamaya başladı.

Bir mahkumun ağlamasına müsade ettiğimiz daha önce ifade etmiştim. Onun için bir şey söylemeden, biraz daha kendisine doğru eğildim. Beden diliyle “Buradayım, hiç bir yere gitmiyorum, senin ya nındayım, sen yalnız değilsin.” Mesajı vermeye çalıştım. Ama adamın beni gördüğü mü vardı? sadece kesik nefesler arasında kız kardeşi için “O benim herşeyiydi. Tanrım şimdi ne yapacağım.” deyip duruyor, sakinleşmek şöyle dursun, gittikçe artan bir dozda ağlıyordu. “Aç olduğumda bana yemek verirdi, ihtiyaç duyduğum her zamanda yanımda olurdu. O my God what am I gonna do?” bunları tekrar ettikçe zavallı adam, acısın içinde boğulup gidiyordu.

Bildiğim halde sırf kendisini biraz konuşturup bu halden çıkarabilmek için oldukça yumuşak bir sesle “Brother could you please tell me what happened?, kardeş lütfen ne olduğunu bana söyleyebilir misin?” diye sordum. “Brother imam my bloved sister J… died, imam kardeş sevgili kardeşim J… öldü.” Bunu derdemez yine kendinden geçercesine ağlamaya başladı. Yine başı iki eli arasında sağa sola gidiyor ve dudaklarında hep o söz dökülüyordu. “J… benim her şeyimdi, ben şimdi ne yapcağım.” Artık bir şeyler yapmalıydım. Bunun üzerine iki elini tuttup, her deyişte sesimi biraz daha yükselterek “Brother, brother!”dedim. maksadım başını kaldırıp gözlerme bakmasını sağlamakdı. Böylece göz kontağı kuracak, söyleyeceklerimin biraz daha etkili olmasını sağlayacaktım. Çok şükür öyle de oldu.

Başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözlerimi gözlerine diktim “Kardeşim elhamdülillah biz müslümanız, ahirete inanıyoruz, bizim için ölüm yokluk değildir.” diyecektim onun için “Brother elhamdülillah we are muslims…” devamını getirmeden mahkum “She was not a Muslim, o bir müslüman değildi.” dedi ve ekledi “She is going to Jahannam, o cehenneme gidecek.” Cehennem sözüyle beraber derin bir nefes çekip öylece kalakaldı, sanki nefes alış verişi durdu. Biraz sonra aldığı nefesi hıçkırıklarla sarsıla sarsıla verdi. Artık her nefes alışı hıçkırıklarla kesiliyor, her hıçkırıkta göğsü hop oturup hop kalkıyordu. Ben şok oldum. Hayatımda ilk defa böyle bir hadiseyle karşılaştım. ne diyeceğimi bilemedim. Ne diyebilirdim ki?
Aklıma Mehmet Kırcıncı hocaefendinin hatıralarında okuduğum İmam gazalinin fikirlerini anlattığı bir kısım geldi. Onu mahkumla paylaşamak istedim ama Pensilvanya hapisahnelerinde selefilik hakimdir. Ve buradaki selefiler İmam Gazzaliyi hiç sevmezler hatta onu kafirlikle suçluyorlar. Imam-ı Gazzalinin fikrini söylememin bir faydası olamayacağı gibi, mahkum, sırf İmam-ı Gazalinin fikirlerini ifade ettiğim için, diğerlerine benim de itikaden bozuk bir insan olduğumu söyleyebilir ve buradaki insanlara yardım edebilme yollarımı tıkayabilirdi. Ama mahkuma az da olsa bir umit verebilmek için Kırkıncı hocanın hatıralarında okuduğum kısmı aktarmak istedim. Kırkıncı hocanın kitabında okuduğuma göre İmam Gazali Faysalu’t Tefrika adlı kitabının 96. sayfasında şöyle buyuruyor: “İnancıma göre, inşaallah Allah-ü Teala, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i ilahiyenin şumulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketler de yaşayan ve kendilerine İslamın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:
1- Hazret-i Muhammed’in (asm) ismini hiç duymamış olanlar.
2- Hazret-i peygamberin ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mucizeleri duymuş olanlar. Bunlar islam memleketlerinde komşu olan yerlerde veya müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kafir ve mülhidlerdir.
3- Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i peygamberim ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamber’i “İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi” olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “El-Mukaffa adında birisinin Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini” duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfları zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakiki araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar.” Ayrıca Alusi’inin, Ruhü’l Meani tefsirinin 15. cilt 42. sayfasında, İbrahim Lekkani’nin Cevheretü’t – Tevhid adlı kitabının 29. sayfasında aynı görüşe yer [verilmiştir] (Hayatım-Hatıralarım, Mehmed Kırkıncı, Zafer Yayınları, İstanbul, 2004. sayfa 212-213)
İşte mahkuma aktarmak istediğim İmam-ı Gazalinin fikirleri burlardı. Ama önce kendisini bir yoklamak istedim. “Kardeşin peygamber efendimizi biliyor muydu? Onun mesajını anlamış mıydı? diye sordum. “Evet onu biliyordu, ona her şeyi anlattım.” Eğer mahkum doğru söylüyorsa İmam-ı Gazaliye göre kız kardeşi ne birinci gruba ne de 3. gruba girerdi, onun için o fikirleri söylemenin hiç bir anlamı olmadığı gibi benim için riskli de olabilirdi. Zaten mahkum “Brother imam she commited shirk. She is gonna (going to) go to Hellfire, İmam kardeş o şirk işliyordu. O cehenneme gidecek dedi. Ve bird aha gözyaşları içerisinde kaybolup gitti.

Hiç bir şey yapmaz oldun, öylece kalakaldım. Aslında adam ağlamakta haksız mıydı? Ebedi hayatını kaybetmiş bir sevdiği karşısında insanın göz yaşı ceyhun olmaz mıydı? Bediüzzamanın talebesi Zübeyr Gündüzalp ağabey “Bir genç imansız oldu sözü karşısında hisseden bir kalbin zerreleri adedince parçalara bölünmesi gerekir.” diyor. Şimdi ben bu hakitaki bu mahkumda görüyordum. “Sevgili kardeşim cehennme gidecek.” dediği zaman adeta kalbi zerreleri adedince parçalara ayrılıyor sonar bu acıyı olanca dehşetiyle yaşamak için yeniden bu parçalar bir araya geliyor, bu acıyla zavallı adam ağlıyor, ağlıyordu. Bütün bu olanlar karşısında ben ise bir şey yapamanın acziyle gittikçe eziliyor ve eziliyordum. Aman ya Rabbi bu nasıl bir şeydi böyle? Orada öylece kalakaldım.

Zar zor ağzımdan bir iki kelime kurtuluverdi. “Ailen var mı?” “Var!” “Ben Mr. G’den aileni aramak için izin almaya çalışayım ister misin? Evet manasında kafasını salladı. Fazla uzatmayayım Bin bir zorlukla izin aldım ve adamı ailesi ile görüştürdüm. Akşam saat sekize kadar o ağladı ben karşısında eridim. Sonunda ailenin geri kalanları için güçlü olmam lazım dedim, onlar için bir şeyler yapabilirsin, elinden gelenin ey iyisini yap deyerek ilgisini hep diğerlerine temerküz etmeye çalıştım. Sonunda benim de gitme saatim geldi. Yolda adamın ıstırabı bir kılıç gibi yüreğime saplandı. Amerika’daki müslümanların pek çoğu ümmetin bu yetimlerinden, sahipsizlerinden habersizdir.

İslam dünyasındaki insanların ise başlarını kaldıracakdırmaya mecalleri yok ki bu insanların dertleriyle ilgilenebilsinler. Neredeyse tamamı en büyük düşmanları olan cehalet, fakirlik ve iftilafın pençeleri arasında acı çekiyorlar. Yine neredeyse tamamı aynen efendimizden önceki Arap yarım adasındaki gibi “Güçlü olan haklıdır” zalimliği ile hareket eden despot yönetimler ve acımasız, hak hukuk tanımaz liderlerin altında inim inim inlemekteler. Bu haldeyken Amerika’daki bu insanların, ümmetin bu fertlerinin dertlerine nasıl derman olabilirler? Hangi dinden olursa olsun Chaplainlerin Mahkumların aileleri ile irtibat kurmaları yasaktır.

Işe başladığımız zaman öyle bir anlaşmaya imza atıyoruz. onun için ben aileleriyle ilgilenemem Gerçekten icim yanıyordu. O akşam yaşadıklarımı kime söylemeliydim? Kim derdinin önüne ümmetin derdini koyuyor? Bçyle yürekler mutlaka vardır ama kaç tanedir? 1,5 saatlik uzaklıktaki evime dönerken yol boyunca bunları sorup durdum kendime. Mahkumun o perişan hali gözlerimin önünden hiç gitmiyordu. Gerçekten üzülüyordum. Ertesi aşkam hizmetten bir kaç arkadaşla bir araya geldim. Onlar bir önceki akşam yaşadığım kabusu anlattım. Neredeyse tamamının gözleri yaşardı. Çok geçmeden bu arkadaşlar bir vakıf kurdular. Hapishaneye resmi yollardan formlar gönderdiler. Aileleriyle ilgilenilmesini isteyen Mahkumlar bu formları doldurarak vakfa geri göderdi. Onlar da bu formlrı alıp geçen Ramazandan beri o ailelere irtibata geçmişler. Şimdilerde yavaş yavaş çocuklarına da yardımcı oluyorlar. Ben hapishanedeki müslümanların durumlarını her mahfilde dile getiriyorum, Allah razı olsun herkes bir şeyler yapmak istiyor. Ama bir şeyi yapmak istemek ayrıdır onu gerçekten yapmak ise büsbütün ayrı. Şimdiye kadar bu konuda ciddi bir adım atan sadece hizmetteki arkadaşlar oldu.

Öyle görülüyorki elindeki imkanı ne ise onunla dünyanın her tarafında ümmetin hizmetine koşan bu arkadaşlar burada da ümmetin hizmetine talip oldular. Ey bu kudsi hizmetteki arkadaşlar! Nerde bir müslüman varsa orada hizmet edebilmeyi size nasip eden Rabbinize başınızı secdeye mıhlayıp ne kadar şükretseniz yine de azdır. Milleti galeyane getirip Mavi Marmara gemisine bindiren “Haydi aslanlarım” deyip İsrailin kucağına atarken, “Kayınvalidem rhatsızladı” deyip gemiyi terk eden Kocaağız varsın sizing için “Bunlarda ümmet şuur yok, bunlar ümmet için çalışmıyor.” desin ama Uzakdoğusundan Avrupasına, Sibiryasından Afrikasına ve şimdiler de Amerikasına kadar ümmetin hizmetine koşmalarınız Kocaağza en büyük cevabınızdır.Allah sizden razı olsun. Allah sizden razı olsun. Allah sizden razı olsun

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir